Yerçekimi, Gök İtimi

Toplumların yazılı olmayan kuralları vardır. Dinî bayramlarda büyüklerimizi ziyaret etmek, ulusal bayramlarda Facebook profil fotoğraflarımızı değiştirmek ve Alfonso Cuarón yeni bir film çekince, haftalarca ondan bahsetmek bu kurallardan birkaçıdır.

Nasıl ki sadece iki film çekmiş insana yönetmen demiyorsak (dememeliysek), yedi ayda sadece beş blog yazısı yazan insana da blogger diyemeyiz. Örneğin ben ne bir yönetmenim, ne de bir blogger‘ım. Oysa bu blog‘a başlarken sinema, televizyon, reklam, bilgisayar oyunlarıyla ilgili bir dolu şey yazmayı planlamıştım; ama olmadı. Yazacak konu bulamadığımdan değil; bu işe mesai ayıracak, bilgisayarın başına oturup yazacak iradem olmadığından. Beş ay önceki İstanbul Film Festivali’ne dair izlenimlerimi içeren yazı hâlâ taslak olarak bir kenarda durmaktadır. Örneğin o yazıyı vakitlice tamamlasaydım, bugün En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday olabileceği konuşulan Wadjda’yı ne kadar beğendiğimi, bu sayfayı takip eden yüz binlerce okurumla paylaşmış olurdum; ve belki insanlar, haziran ve temmuz aylarında, hûkümeti protesto etmek için değil, bu filmin vizyona girmesi için sokaklara dökülürdü. Düzenli olarak yazabilseydim, yine festival boyunca üzerine kafa yorduğum dijital projeksiyon üzerine de bir şeyler söyler, ülkemizdeki sinema salonlarının sadece %16’sında kullanılan bu teknolojinin daha da yaygınlaşmasına öncülük edebilirdim. Eski filmlerin “restore” edilip, özgün hâllerinden farklı, aşırı temiz nüshalarının yeniden Bluray ve DVD’ye basılmasıyla ilgili bir şeyler de yazardım. Hazır o konuya değinmişken, izlemek için iki yıl bekledikten sonra, gerçek bir nerdgasm yaşamamı sağlayan Side by Side isimli “belgeselimsi”den de bahsederdim (Ama –blogger unvanını hak etseydim bile- mutluluktan gözlerimi yaşartan British Film Institute’da film izleme deneyimini, görgüsüzlük olmasın diye anlatmazdım). Ne var ki, benim gibi kafasına estikçe yazan biri bile, “bir Alfonso Cuarón filmi” gösterime girince, o film hakkında bir şeyler söylemeye mecbur hissediyor kendini.

Gravity, “malum ortamlar“dan tedarik edilecek; hatta, filmin yapım aşamalarını detaylarıyla anlatan bir belgesel içermiyorsa, DVD veya Bluray’den bile izlenecek bir film değil; sırf mükemmel açılış planı için bile olsa, sinemada izlenmesi gereken bir film. Bu muhteşem planın bende yarattığı etkiyi tarif edebilmem için önce size bir ilkokul anımı anlatmam gerekiyor.

Herhalde ikinci sınıftaydık; okuma yazmayı yeni yeni söküyoruz. Teneffüsün bitmesine az bir zaman olmalı; sınıfta üç beş çocuğuz. Ben, bana öğretildiği üzere, yerime oturmuş, bir sonraki ders için malzemelerimi hazırlamış, bekliyorum. Bir kız tahtada tebeşirle oynuyor; Merve. Merve’nin, erkek çocuğu gibi kısa saçları vardı; sınıfın ne en çalışkanıydı (en çalışkan bendim), ne en yaramazı; en güzeli de değildi. Biraz sonra anlatacağım olay olmasa, Merve’yi bugün muhtemelen hiç hatırlamazdım; arka sıralarda oturan, tahtaya kalkmayan, sıradan bir çocuktu. Ama o teneffüste, tahtaya kalkmış, bir şeyler karalıyordu Merve. Belki beni görüp mahcup olur, yerine geçer diye, ellerim bağlı, gözümü ona dikmiştim. Oralı değildi Merve; tahtaya adını yazıp, yanına papatya resimleri yapıyordu; üstelik sıra arkadaşı olan kız tahtayı kirletmede ona eşlik etmeye başlamıştı. Şimdi ikisini birden izliyordum. Derken Merve tahtaya “pipi” yazdı. Diğer çocukların kıkırdadığını hatırlıyorum. Bense, o zamana kadar mümkün olup olmadığını bile düşünmediğim bir şeyin, gözlerimin önünde cereyan etmesiyle dona kalmıştım. Anlıyordum; “pipi” de nihayetinde bir kelimeydi; ve alfabedeki harfler kullanılarak bu kelimenin de yazılması mümkündü. Üstelik sadece pipi değil; birçok kelime, hatta bütün kelimeler, mesela, popo da yazılabilirdi alfabedeki harflerle. Beynimin her yönde sonsuz bir hızla büyüdüğünü hissettim; ufkum genişlemişti; yazılabilecekler, okuma fişlerindeki kelimelerle sınırlı değildi; ayıplı şeyler ve düşünebildiğim her şey yazılabilirdi. Hatta, çok sonraları Stanley Kubrick’in söyleşilerinden öğreneceğim gibi, düşünüp kağıda dökebildiğimiz her şey filme de alınabilirdi.

Gravity’nin açılış planı bende, Merve’nin tahtaya pipi yazması gibi bir etki yarattı. “Evet,” dedi genç adam, sinema salonunun üçüncü sırasındaki koltuğuna gömülerek, “uzay iki boyutlu, siyah bir fon değil; beni, George Clooney’i, Sandra Bullock’u ve diğer her şeyi kapsayan sonsuz bir boşluk. Ve sinema bunu da anlatabilir; uzayı nasıl tahayyül ettiğimizi değiştirebilir”. Aşırı bir tepki gibi gelebilir; ama ben başka hiçbir filmde uzayın böyle ele alındığını hatırlamıyorum1. Cuarón, gerilimli, upuzun açılış planı ve hemen sonrasındaki planda seyirciye, Ryan Stone’la (Bullock) aynı “uzay”da olduğu hissini yaratmak (ikinci planda kamera, yine kesintisiz bir hareketle, Ryan’ın astronot kıyafetine giriyor; onun bakış açısını veriyor ve tekrar dışarı çıkıyor) ve uzayda yukarı/aşağı gibi kavramlar olmadığını anlatmak için animasyon ve görsel efekt tekniklerini mükemmelen kullanıyor. Öyle ki, “bu açılıştan sonra ne gelirse gelsin, bu filmi seveceğim”, diye düşünmüştüm. Cuarón da böyle olacağını tahmin etmiş olmalı ki, açılış sekansında yarattığı “gerçek” hissini bir kenara fırlatıp, filmin matematiğini açık ediyor: Matt’in (Clooney) Ryan’ı kurtarmak için kendini feda etmesi, lisede okuduğumuz ve hâlen yürürlükte olan eylemsizlik ilkesi ışığında o kadar anlamsız kalıyor ki, yönetmenin elini görünür kılıyor. O sahneden sonra Clooney’le birlikte biz de filmden kopuyoruz2; ama mükemmel güzellikteki Dünya manzaralarından da gözümü alamıyoruz. Bu esnada Sandra Bullock cenin pozu veriyor; birtakım düğmelere basıyor; Dünya’ya dönmekten vazgeçiyor; halüsinasyon görüp Clooney’le konuşuyor ve nihayet Dünya’ya dönmeye karar veriyor. Film, başladığı gibi, başarılı bir sekansla kapanıyor: Ryan, Çin uzay aracıyla “Dünya Ana”ya dönüyor ve bir adanın (Galapagos?) açıklarına iniyor. Açık paraşütüyle, sperme veya iribaşa benzetebileceğimiz araç dibe batıyor. Ryan aracı terk edip önce yüzeye; sonra, ellerinin ve dizlerinin üstüne, karaya çıkıyor. Ryan’ın ayağa kalkmasıyla bu harika evrim metaforu ve film tamamlanıyor.

1 Blogosfer’de başıboş dolanan bu yazıyı okuyan çıkarsa, bu noktada “2001’i, Alien’ı izlemedin mi” diye sorabilir. Gravity’nin, bu iki filmden daha iyi olduğunu söyleyemem; ama, bu iki filmden farklı olarak, Dünya dışında bulunmayı, uzay yürüyüşü denen eylemi, uzayın insan hayatına elverişsizliğini gerçekçi bir şekilde göstermek için çok çabaladığını ve bunu başardığını söyleyebilirim. Belki bu açıdan Gravity’ye en yaklaşan film Apollo 13’tür; ama o da uzayda hayatta kalabilmenin zorluğundan çok, üç erkeğin bir arada yaşamasının zorluğunu anlatıyor gibidir.

2 Eylemsizlik yasası uyarınca Matt’in, Ryan ve Soyuz’u Dünya’ya doğru sürüklediği sahnede, kendisini Ryan’dan koparması Ryan ve uzay aracının hızını kesmeyecektir; uzay aracının durabilmesi için, hareket yönünün aksi istikametinde bir kuvvet uygulanması gerekir. Matt’in filmin başında kullandığı insanlı manevra birimi denen araç bu prensiple çalışırken, söz konusu sahnede bu denli fahiş bir hata yapılması sadece hikâyeyi ilerletmek amaçlıdır ve sinema seyirciliğine mühendislikten geçiş yapan benim gibi takıntılı seyirciler için, görmezden gelinebilecek bir şey değildir.

Reklamlar
Bu yazı sinema içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Yerçekimi, Gök İtimi

  1. adnanalgin dedi ki:

    Üslup lezzetli.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s