İçki, sigara, manifesto: The Newsroom ve Mad Men

Nihayet yaptım: The Newsroom’un üçüncü bölümünü izlediğimden beri Will McAvoy’un, reyting uğruna haber bülteninin içini boşalttığı için seyircilerinden özür dilediği uzun montaj sekansı ile Mad Men’de Don Draper’ın, neden sigara firmalarının reklam kampanyalarını üstlenmeyeceğini açıkladığı sekansı yan yana getirip incelemek istiyordum. Hem geç oldu, hem güç oldu; uzun zamandır aklımda olan bu küçük projeyi nihayet iki hafta önce tamamladım.

The Newsroom’daki “özür” sekansını izler izlemez aklıma, çok daha önce izlediğim, Mad Men’deki “sigarayı neden bıraktım” sekansı gelmişti. Zira iki sekans da medyada çalışan, nüfuzlu iki erkeğin birer bildiri yazmasını ele alıyor ve bunu çok benzer tekniklerle yapıyordu. Bu sekanslardan parçalar kullanarak, aralarındaki benzerlikleri vurgulayan üçüncü bir sekans kurguladım:

Benim dikkatimi çeken ve beni bu videoyu hazırlamaya iten ilk benzerlik (benzerlikten de öte; ortaklık) iki karakterin de manifestolarını yazmadan önce birer sigara yakması ve içki içmeleriydi (Draper yazının başına oturmadan önce bir duble viski yuvarlıyor; McAvoy, Stella Artois’yla masaya oturuyor. İki dizinin de cinsiyet temsilleri tartışmalı olmasaydı bu benzerliği, -yazdıkları bildirilerin iki karakter için de birer dönüm noktası olacağını düşünerek- “karakterlerin dramatik anlarda sigara ve içkiyle rahatlamaya çalışması” gibi bir nedene bağlayıp geçiştirebilirdik herhalde. Peki bu karakterler kadın olsalardı, yine ellerine sigara ve içki tutuşturulur muydu, diye sormak anlamlı olabilir. İki dizide de kadın karakterlerin -Peggy, Betty; MacKenzie- içkiyle çok iyi sınav vermediklerini düşünürsek, bu pek olası görünmüyor. Dolayısıyla -sadece bu sekanslara bakarak değil; ama bu sekanslardan yola çıkarak- iki dizinin de içki içmeyi erkeklikle bağdaştırdığını söyleyebiliriz. Hatta Mad Men’e bakarak viski içmenin -başka bir içki de değil- erkek olmanın ön koşulu olduğunu söyleyebiliriz, diyelim ve bu derin mi derin tahlili bir kenara bırakalım).

İki sekans arasındaki başka bir ortaklık da, bildirilerin yazım aşamalarını göstermeleri. İki karakter de önce not defterine bir şeyler yazıyor (İki sekansta da defterlerin yakın plan çekimlerini görüyoruz. Draper’ın mecazi anlamda yeni bir sayfa açtığını vurgulamak için, defterindeki kullanılmış sayfaları yırtması ve temiz bir sayfaya başlık atması özellikle gösteriliyor. McAvoy’un defterine yakından baktığımızda “kör kör parmağım gözüne” dercesine önümüze konan “başarısızlık” kelimesini görüyoruz). Draper yazdıklarını daktilo edip, renkli kalemle düzeltmeler yapıyor; McAvoy, yazdıklarını ekibiyle birlikte tekrar tekrar gözden geçiriyor. Daha sonra iki sekansta da, yakın plan çekimlerle yardımcı karakterlerin bildirilere verdikleri tepkileri görüyoruz. Ve elbette hem Draper’ın, hem McAvoy’un yazdıklarını çoğu planda dış ses aracılığıyla takip ediyoruz (The Newsroom’da bazı planlarda doğrudan McAvoy’u görüp duyduğumuz da oluyor).

Sekanslar arasında tematik açıdan da ortak bir nokta bulunuyor: Haber sunucusu McAvoy, reyting uğruna türlü numaralar yaptığını itiraf ederken, reklamcı Draper, işini kurtarmak için fiyakalı bir yazı döşenerek aslında numaranın âlâsını çekiyor. Dahası ikisi de, eski yöntemlerini bıraktıklarını anlatırken, kullanabilecekleri onca kelime arasından “quit”i (vazgeçme, bırakma) seçiyor.

İki sekans arasında çok sayıda benzerlik olmasına karşın Mad Men’in nispeten uzun planlardan oluşan kurgusunu ve ne yaptığını bilerek hareket eden kamerasını daha çok beğeniyorum. The Newsroom’da bildirinin yazılmasıyla, McAvoy’un bildiriyi kamera önünde okuduğu zaman dilimleri arasında bir ileri bir geri zıplanmasına anlam veremedim. Aklıma gelmişken: Hesap adamı Donald Draper’ın, her kelimesi özenle seçilmiş ve Mad Men evrenindeki muhataplarını salak yerine koyduğu samimiyetsiz bildirisini, Will McAvoy’un (Aaron Sorkin’in), tekrar tekrar dinledikçe manifestodan çok vaaza benzettiğim ve The Newsroom izleyicisine tepeden baktığı hissi yaratan konuşmasına tercih ederim (Hadi, iki dizinin cinsiyet temsillerine değinmişken şunu da söyleyeyim: Mad Men’in, cinsiyetçiliğin çok yaygın olduğu bir dönemi anlatmasına karşın cinsiyetçi olmadığını düşünüyorum. Ama The Newsroom’un kadın karakterlerinin hemen her konuda beceriksiz olmalarını; erkek karakterlerin desteğiyle/önderliğinde yollarına devam edebilmelerini dehşet verici buluyorum. Ve bunu bir televizyon kanalının haber dairesinde tamı tamına dört -rakamla 4- gün “staj” yapmış birisi olarak söylüyorum: Saynur Hanım MacKenzie’yi stajyer olarak bile yanına almazdı).

About these ads
Bu yazı televizyon içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s